Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selam dürüst ve sözünün eri olan Rasulullah (s.a.v)’e olsun. Allahım senin öğrettiklerin dışında bir bilgimiz yoktur, sen alim ve hakimsin. Bize faydalanacağımız ilmi öğret, öğrendiklerimizden de faydalanmayı nasip et, ilmimizi arttır. Bize hakkı hak olarak göster ve ona itaat etmeyle bizi rızıklandır, batılı da batıl olarak göster, ondan sakınmayı nasip eyle. Bizi sözü işitip en güzel şekilde itaat edenlerden eyle. Ve bizi rahmetinle salih kullarınla beraber cennetine ulaştır.
Hz. Ebu Bekir’in İslam’da konumlandığı derece veya rütbe;
Kardeşlerim, Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) hayatı ile ilgili ilk dersimizi yapıyoruz. Bu kıymetli sahabi Sıddık olma, mutlak doğrulama ve teslimiyet makamına erişmiştir. Bu mertebe nübüvvet ve risaletten sonra en üst mertebedir. Zira Hz. Meryem de sıddık makamındaydı. Rasulullah (s.a.v.)’e o derece yakındı ki, Peygamber Efendimizde gördüğü ve O’ndan duyduğu her şeyde şöyle derdi: “Doğru söylediniz Ya Resulallah.” Çünkü görmek zaten benzersizdir ama Resulullah’a en yakın makam Hz. Ebu Bekir Efendimizin makamıdır. O’nun yüce makamından bahseden çok rivayet vardır.
(( ما طلعت شمس على رجل أفضل من أبي بكر ))
“Güneş, nebilerden sonra Ebu Bekir’den daha faziletli birinin üzerine doğmamıştır”
[ Kaynaklarda mevcuttur ]
(( تسابقت أنا وأبو بكر فكنا كهاتين ))
“Ebu Bekir’le yarıştık, tıpkı şu ikisi gibiydik.”
[ Kaynaklarda mevcuttur ]
Bunu söylerken orta parmağıyla yanındaki parmağını işaret etti. Bu değerli sahabi asla bir puta tapmamıştır. Ve Cahiliye Dönemi’nde içki içmemiştir.
Akıl insana bahşedilmiş büyük bir ilahi armağandır, insan onun vasıtasıyla hakkı tanır ve onu arar:
Bugünkü dersimiz Hz. Ebu Bekir’in İslam öncesi dönemdeki hayatıyla ilgili olacaktır. Yani şu anda ilk bölümdeyiz. Bir ayet-i kerime ile başlayalım. Allah Azze ve Celle buyuruyor ki:
﴾ وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً ﴿
[ سورة الإسراء الآية : 15 ]
“Biz bir resul göndermedikçe azap da etmeyiz.”
[ İsra Suresi: 15 ]
Bu ayetin anlamlarından biri ve müfessirlerin yorumlarından biri de şöyledir; Burada resul akıldır. Kendisine sağlam bir akıl verilen kimse, göklerden bir mesaj almasa bile, kendisine Allah tarafından bir mesaj gelmese bile aklı ile hakka yönelir. Bu nedenle Efendimiz (s.a.v.) Halid b. Velid Müslüman olduğunda, ki İslam’ı geç kabul etmişti, şöyle buyurdu:(( عجبت لك يا خالد أرى لك فكراً ))
“Sana şaşırdım Halid, akıllı olduğunu düşünüyordum.”
[ Kaynaklarda mevcuttur ]
Bu dönemde, bizzat bu dersimizde İslam’ın ortaya çıkışından önceki merhaleyi yaşıyoruz. Bu sahabi Cahiliye Dönemi’nde putlara tapma konusunda nasıl davrandı? Onların inançlarını nasıl karşıladı, kabul etti mi? Razı oldu mu? Hakkı gördü mü? Gerçekler ona açıkça göründü mü? Bugünkü konumuz budur.
Kardeşlerim, Lat, Uzza, Menat, Naila, Hübel, bunlar Cahiliye Dönemi’nde insanların taptığı putlardı. Ama size her zaman söylerim: Yüce Allah insana akıl nimetini bahşetmiştir. İslam öncesinde yaşayan insanlarda bulunan sağlam akıl onları Hılfu’l-Fudul’ü kurmaya yönlendirmiştir. Bu cemiyet zalimlere karşı mazlumların yanında duruyordu. Ebu Hüreyre (r.a.)’den nakledildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
(( مَنْ أَكْرَمُ النَّاسِ قَالَ أَتْقَاهُمْ لِلَّهِ قَالُوا لَيْسَ عَنْ هَذَا نَسْأَلُكَ قَالَ فَأَكْرَمُ النَّاسِ يُوسُفُ نَبِيُّ اللَّهِ ابْنُ نَبِيِّ اللَّهِ ابْنِ نَبِيِّ اللَّهِ ابْنِ خَلِيلِ اللَّهِ قَالُوا لَيْسَ عَنْ هَذَا نَسْأَلُكَ قَالَ فَعَنْ مَعَادِنِ الْعَرَبِ تَسْأَلُونِي النَّاسُ مَعَادِنُ خِيَارُهُمْ فِي الْجَاهِلِيَّةِ خِيَارُهُمْ فِي الْإِسْلَامِ إِذَا فَقُهُوا ))
[ أخرجهما البخاري ومسلم عن أبي هريرة في صحيحهما ]
“Nebi (s.a.v.)'e insanların en üstünü soruldu. O da "Allah katında insanların en üstünü en takvalı olan kimsedir" buyurdu. Ashab-ı kiram: "Bunu [dini bakımdan en üstün olanı] sormuyoruz. (Nesep bakımından) en üstün olanı soruyoruz." dedi. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.v): "İnsanların en üstünü, Allah'ın Halili'nin torunu Yusuf’tur," buyurdu. Ashab-ı kiram: "Sana bunu da sormuyoruz," dedi. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.v.): "Arapların köklerinden (kimin hayırlı olduğunu mu) soruyorsunuz?" diye sordu. Onlar da "Evet," dediler. Allah Resulü (s.a.v.) de şöyle buyurdu: “Cahiliye döneminde sizin en hayırlılarınız, ince din anlayışına sahip oldukları zaman İslam döneminde de en hayırlı kimselerdir.”
[ Buhari ve Müslim Ebu Hüreyre’den nakletmiştir ]
İnsan sağlam bir akla ve selim bir fıtrata sahipse aklı sayesinde hakkın çehresine, hakkın geniş hatlarına ya da büyük ve ana ilkelerine ulaşabilir. Ama kimse aklından bir mümin gibi faydalanamaz. Zira mümin her zaman aklını yararlı bir şekilde kullanır.
İlk Cahiliye Dönemi’nde hayat düzeni:
Değerli kardeşlerim, Allah Teala’nın size bahşettiği, tarif edilemez ve paha biçilemez hediye akıldır. Şimdi bu bölümde göklerin rehberliği olmadan aklın değerini göreceğiz. Cahiliye devri cehaletti, putlara taparlar ve bunun ne bir faydası ne de zararı vardı. Yine cahiliye faizi tüm serveti birkaç kişinin elinde topluyordu. Zulüm üstüne zulüm vardı, saçmalıklarla doluydu. Yoktan sebeplerle yıkıcı savaşlar yapılıyordu, işte Cahiliye Dönemi böyle bir dönemdi. Abartmıyorum, Allah tarafından bu cahiliye dönemi ilk cahiliye olarak nitelendirilmiştir. İlk olarak nitelediğine göre ikinci bir cahiliye daha vardır. Yine şöyle dersek de abartmış olmayız; Yirminci yüzyılın cahiliyesi ilk cahiliyeden daha korkunç ve daha sapkındır. Ama her çağın kendine özgü bir cehaleti vardır. Hz. Ebu Bekir Efendimiz cahillerin cahiliyesinde yaşadı, putlara tapılan, toplumda büyük sınıfsal eşitsizliklerin olduğu, aile düzeninin çok bozuk olduğu bir dönemde yaşadı.O dönemde bir adam karısını başkasına cinsel ilişkiye girmesi için veriyordu. Kadın başkasından çocuk doğuruyor ve kocasına çocuğun kendisinden olduğunu söylüyordu. On erkek bir kadınla oluyordu. Cahiliye Döneminde evlilik sistemi aşırı sapkınlığı ve ahlaksızlığı ile inanılmazdır. İşte cahiliye budur.
Hz. Ebu Bekir’in aklı onu nereye götürdü?
Bu yüce sahabi, Allah Teala’nın kendisine sağlam bir akıl bahşettiği bu sahabiyi aklı nereye götürdü? Cahiliye Devrinde akl-ı selim ve bozulmamış fıtrat üzere olan bir grup insan Hılfu’l-Fudul’ü (Erdemliler Birliği) kurdu. Bu cemiyet temelde zalime karşı mazlumun yanında durmayı amaçlıyordu. Rasulullah (s.a.v.) de daha küçükken, henüz ergenliğe girmeden bu gruba katılmıştı. Öyle rivayet edilir. Ashabına da bu birliği över ve şöyle derdi: “Güzel amel her dönemde güzeldir, hayırlı iş hep hayırlıdır, iyilik kaybolmaz, kötülük de unutulmaz, Allah ölmez ve insan her yerde ve zamanda insandır. Allah Teala da şöyle buyurur:
﴾ يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيراً وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيباً ﴿
[ سورة النساء الآية : 1 ]
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan rabbinize itaatsizlikten sakının. Adını anarak birbirinizden dilek ve istekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlıktan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.”
[ Nisa Suresi: 1 ]
İnsan ruhunun tek bir yapısı vardır. Zulüm acı verir, adalet ise rahatlatır, ihsan yani iyilik sahibini yüceltir, tevazu kişinin statüsünü yükseltir. Sonrasında baktığımızda Cahiliyede gözlemlediğimiz ve kurallarına uyulan haram aylar da Hılfu’l-Fudul’den daha az bir şey değildir. Çünkü savaş insanları çok yıpratır. Savaşan kişiler için silah bırakmak büyük bir şeydir. Ama bu haram aylar savaşçıların onurunu korumak için gelirdi. Bu aylarda insanların savaşması yasaktı. Taraflar itibarlarını korumak için galip ya da mağlup olmadan düşmanlığı durdururdu. Ateşkes ilan edildiğinde bugün de söylendiği gibi belki de işler eski haline dönerdi.
Cahiliye Devrinin özelliklerinden biride şiir ve kelam etmede ustalaşmış bilge insanların varlığıdır:
İslam öncesi dönemde doğru aklın göstergelerinden biri haram aylar geleneğiydi. Cahiliye Dönemi’nde bazı faziletler de vardı; cömertlik ve ikram sahibi olmak gibi… Mesela Hatem et-Tai cömertliğiyle, cesareti ve yiğitliğiyle, sabrı, tevazusu ve hitabet yeteneğiyle bilinirdi.
Cahiliye Döneminde şöyle diyorlardı: Bin soylunun ölümü bir alt tabakadaki kişinin yükselişinden iyidir. Bu nedenle Hz. Ali’ye bu konu sorulduğunda şöyle derdi: “Vallahi, Allah’a yemin ederim ki, iki iğneyle kuyu kazmak, iki tüyle Hicaz topraklarını süpürmek, iki siyahi köleyi beyazlayana kadar yıkamak, bir alt tabakadaki kişinin borcunu ödemek için iyilik istemekten daha kolaydır.”
Zira alt tabakadaki bir kişi yükselirse yükselişi dayanılmaz olur. Ukaz panayırı Cahiliyenin önemli bir simgesiydi. Bu panayırda neler vardı? Dâhiler, soylular, bilge kimseler vardı. Şiir ve hitabette yarışırlardı. Yani orası bir entelektüel buluşma, edebi bir toplantı yeriydi. Fikri konularla ilgilenen entelektüeller Ukaz panayırına gelirler, şiir okuyup görüş alışverişinde bulunurlardı.
Cahiliye Döneminde hakim olan inançlar ve Hz. İbrahim’in dinine sadık kalanlar:
Fakat bildiğiniz gibi güneşe tapan, meleklere tapan, cinlere, gezegenlere, zamana tapanlar vardı. Bunların hepsi cahiliye döneminde yaygın olan inançlardı. Bunun delili şu ayet-i kerimedir:
﴾ وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعاً ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشْرَكُوا مَكَانَكُمْ أَنْتُمْ وَشُرَكَاؤُكُمْ فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ وَقَالَ شُرَكَاؤُهُمْ مَا كُنْتُمْ إِيَّانَا تَعْبُدُونَ ﴿
“Onların hepsini bir araya toplayacağımız, sonra da Allah’a ortak koşanlara, “Siz de, ortaklarınız da yerinizde bekleyin” diyeceğimiz günü düşün. Artık onların (ortak koştuklarıyla) aralarını tamamen ayırırız ve ortak koştukları derler ki: “Siz bize ibadet etmiyordunuz.”
[ Yunus Suresi: 28 ]
Allah Teala şöyle buyuruyor:
﴾ وَأَنَّهُ هُوَ رَبُّ الشِّعْرَى ﴿
[ سورة النجم الآية : 49 ]
“Şüphesiz O, Şi’râ’nın Rabbidir.”
[ Necm Suresi: 49 ]
Allah Subhanehu ve Teala’yı bırakıp kulluk ettiğiniz yıldızdır, Allah onun da Rabbidir. Yine Dehriler vardır. Allah Teala buyuruyor ki:
﴾ وَقَالُوا مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا إِلَّا الدَّهْرُ وَمَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَظُنُّونَ ﴿
[ سورة الجاثية الآية : 24 ]
“Bir de şöyle demektedirler: “Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Ölürüz, yaşarız. Bizi öldüren ise zamandan başkası değildir.” Halbuki onların bu konuda bir bilgileri yoktur, onlar sadece boş iddiada bulunuyorlar.”
[ Casiye Suresi: 24 ]
Bu puta tapma akidelerinin, fikri, ictimai ve iktisadi kaosun içinde Hz. İbrahim’in dinine bağlı kalmış az bir topluluk vardı.
İnsan ergenlik çağına ulaştığında dinin tüm emirlerine uymakla mükellef olur, buluğ çağına ulaşmamışsa sadece dinin temel inancına sahip olmak zorundadır:
Değerli kardeşlerim, kişi ergenlik çağına ulaşmamışsa dini hükümlerden hesaba çekilmeyeceğini düşünür. Ama ben diyorum ki, yani şunu kastediyorum: İnsan Allah Teala’nın tebliğden öncede kendisine bahşettiği şeylerden dolayı her zaman hesaba çekilecektir. Allah Teala size akıl vermedi mi? O zaman Akıl teklif yani sorumlu tutulmanın temelidir. Kişi yüce bir fıtrat üzere değil midir? Allah’ın size bahşettiği akıldan hesaba çekileceksiniz. Size verdiği sağlam fıtratın hesabını vereceksiniz. Öyleyse Akılla Allah’ı tanıyabilirsiniz. Fıtratınız sayesinde bir hatayı işlemeden önce fark edebilirsiniz. İnsan yoldan saptığında, yalan söylediğinde, haddi aştığında, kötülük yaptığında, kendisine ait olmayanı aldığında, sağlam fıtratı aslında bunları hisseder. Kuran’ı Kerim’de bunu destekleyen ayet var mıdır? Allah Teala şöyle buyurur:
﴾ فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ﴿
[ سورة الروم الآية : 30 ]
“O halde sen hanîf olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”
[ Rum Suresi: 30 ]
Daha kuvvetli ve açık bir ayet var. Allah Teala şöyle buyuruyor:
﴾ فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا ﴿
“Kötülüğünü de, iyiliğini de ona ilham edene”
[ Şems Suresi: 8 ]
Kötülüğünü ilham etti yani kişi bir kötülük yaptığında Allah bunu biliyordu demektir. Kişiye İslam ulaşmamışsa ya da din, mükellefiyet ulaşmamışsa belki de teklifin ayrıntılarından muaf olabilir. Bu kâinatın yüce bir ilahı olduğunu kabul eder, anlarsanız mahlukata zarar vermemeye özen gösterirsiniz. Öyleyse, Akıl ve fıtratla dinin temellerine, hanif dininin hedeflerine ulaşabilirsiniz. Mükellefiyet ve sorumluluk ile ise dinin ayrıntılarını uygulamakla yükümlü olursunuz. Beş vakit namaz, zekât, alım satım hükümleri, kar paylaşımı hükümleri, kiralama hükümleri, mülkiyet devri hükümleri gibi. İslam dini bize ulaştığında dinin ayrıntılı hükümlerini uygulamakla görevli oluruz. Ama sadece din ulaştıysa o zaman dinin temelinden sorumlu oluruz.
İbrahim (a.s.) kâinat hakkında tefekkür ederken şöyle demişti: “Güneş benim Rabbimdir.” Diğer bir seferde de şöyle demişti: “Ay benim Rabbimdir.” Başka bir sefer de “yıldız benim Rabbimdir.” Demişti. Sonra Allah Teala şöyle buyurdu:
﴾ إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ حَنِيفاً وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ ﴿
[ سورة الأنعام الآية : 79 ]
“Ben, hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben, Allah’a ortak koşanlardan değilim.”
[ Enam Suresi: 79 ]
İşte Hz. İbrahim’in dini budur. Yaratılmış varlıklara değil sadece varlıkları yaratana yönelmek. Şimdi dünyada ineğe, güneşe, kadına, hayvanlara tapanlar var. Güneydoğu Asya’da tören ve bayramlarda büyük yılan ejderhasına ibadet ediyorlar. İnsan ancak yerleri ve gökleri yaratan Allah’a yüzünü çevirdiğinde yükselir.
Cahiliye Döneminde peygamberlikten önce Allah’ı tanıyan kişilere örnekler:
Şimdi sizlere Cahiliye dönemi insanlarının sözlerinden bazılarını ve bu dersten çıkarılacak dersi anlatacağım. Allah Teala şöyle buyuruyor:
﴾ وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً ﴿
[ سورة الإسراء الآية : 15 ]
“Biz bir resul göndermedikçe azap da etmeyiz.”
[ İsra Suresi: 15 ]
Ben bu ayette resul kelimesinin akıl olduğunu anlamaya daha meyilliyim. Amir b. Ez-Zarb el-Advani kavmine aklının anladıklarını dili ile açıklayarak şöyle demişti: “Ben kendini yaratan hiçbir şey görmedim. Hiçbir şeyin yaratılmadan var olduğunu görmedim. Giden gelir. İnsanları öldüren bir hastalıksa onlara hayat veren şifa da vardır.” Öyleyse her şeyi kontrolünde bulunduran çok büyük bir güç vardır. Cahiliye Döneminde İbn Ümeyye el-Kinani Kabe’ye dokunarak şöyle demişti: “Bana itaat edin ki doğru yolu bulasınız. Birçok ilahlar edindiniz. Allah sizin de taptıklarınızın da Rabbidir.” O zamanlar ne bir mesaj ne bir vahiy, ne bir Kuran, ne de bir nübüvvet vardı. Ama bu sağlam akıl insanın bir Rabbi olduğunu idrak etmişti. O Rab insanların yaratıcısıydı.
Züheyr b. Selma yaş iken daha sonra kuruyan ağaç yapraklarını eline alarak şöyle diyordu: “Araplar bana sövmeselerdi, sizi kuruduktan sonra dirilten, toz halindeyken kemikleri tekrar diriltecek olan Allah’a iman ederdim.” Ayrıca ona ait şu meşhur beyit vardır:
“Allah’ı kalplerinizde gizlemeyin zira ne kadar gizleseniz de Allah her şeyi bilir.”
Ebu Kays b. Enes Kureyş ve putlarından ayrılmış, uzaklaşmış, evinde bir mescit edinmişti. Oraya hayızlı ya da cünüp kadınlar giremiyordu. Ve diyordu ki: “Ben İbrahim’in Rabbine kulluk ediyorum.” İnsan kendiyle baş başa kalıp derin düşüncelere daldığında her şeyin Allah’ın birliğini anlattığını, her şeyin bu kainatın hikmetli bir ilahı, merhametli, cömert bir Rabbi olduğunu fark eder. Üç kişi vardı: Kays b. Saide el-İyadi, Zeyd b. Amr b. Nufeyl ve Varaka b. Nevfel. Bunların kalpleri Hz. İbrahim’in dinine bağlıydı.
Hakikati arayanlardan başka örnekler:
Bahsediyor olduğumuz ve dersimizin de konusu olan Hz. Ebu Bekir es-Sıddık Efendimiz Cahiliye Döneminde yaşadı. Ama hiç puta tapmadı. İçki içmedi. Peki, onu bunu yapmaya iten şey neydi? Sağlam ve selim olan aklı. Rasulullah (s.a.v.)’in arkadaşıydı yani onunla beraber büyümüşlerdi. Birbirlerini iyi tanıyorlardı. Rasulullah (s.a.v.) peygamberliği alması ve Hz. Ebu Bekir’in de ona iman etmesinin ardından bir gün şöyle dedi: Rasulullah (s.a.v.) ashabıyla birlikte oturuyor gençlik günlerini anıyordu. Rasulullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Kays b. Saide’nin Ukaz Panayırında esmer bir deveye binmiş olduğu günü unutmam. O an ezberlediğimi zannetmiyorum, bir şeyler söylemişti. Ebu Bekir Efendimiz “Ben ezberledim Ya Resulallah, ben de o gün oradaydım” buyurdu. Kays esmer devesinin üzerinde şöyle diyordu: “Ey insanlar dinleyin ve anlayın, anlarsanız da istifade edin. Yaşayan herkes ölür, ölen herkes de yok olur. Gelecek olan her şey mutlaka gelecektir. Göklerde bir haber, yeryüzünde ibretler vardır. Yatak kurulmuş, çatı yükseltilmiş, yıldızlar dönüyor, denizler batmayacak, karanlık bir gece ve yıldızlarla dolu bir sema var.” Kays hak bir yemin ediyordu: “Muhakkak ki Allah’ın sizin üzerinde bulunduğunuz dinden daha çok sevdiği bir din vardır. İnsanlar ne diye gidip dönüyorlar? Yerlerinden memnun mu kalıyorlar yoksa sadece bırakıp uyuyorlar mı? Sonra da şu şiiri okudu:
Gelip geçen önceki nesillerde bizim için büyük ibretler vardır.
Ölümün (herkesin gittiği) geri dönüşü olmayan bir varış yeri olduğunu gördüm,
Ve halkımın büyük küçük demeden hep birlikte oraya doğru akıp gittiğini fark ettim
Kesin olarak anladım ki, o insanların vardığı yere ben de çaresiz varacağım.
Bunlar İslam’dan önceki dönemde kendisine peygamberlik veya tebliğ ulaşmamış olan Kays b. Saide el-İyadi’nin sözleridir. Peygamberlik gelmeden önce, Rasulullah (s.a.v)’e vahiy inmeden önce… Bu insan aklının ürünüdür. Akıl kardeşlerim, nakil yani vahiy ile uyumludur. Nakil ile gelen bilgiler sağlam bir akla uyum sağlar.
Zeyd b. Amr b. Nufeyl’e gelirsek, o sırtını Kabe’ye yaslayarak insanlara şöyle seslenmişti: “Ey Kureyşliler, canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, benden başka Hz. İbrahim’in dinine tabi olan yok. Ben Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve onlardan sonra gelenlerin dinine tabi oldum. Ve Hz. İsmail’in soyundan bir peygamber bekliyorum. Ancak onu görecek kadar yaşayacağımı sanmıyorum.” Sonra gözleri Amir b. Rebia’ya takıldı ve ona seslendi: “Ey Amir b. Rebia, eğer uzun yaşarsan selamımı ona ilet.”
Ebu Bekir es-Sıddık Efendimiz Kays b. Saide el-İyadi’yi dinlediğinde ona tepki verirdi. Yine Amir b. Rebia’yı dinlediğinde de ona katılırdı. Bu sözleri işittiğinde şöyle buyurdu: “İbrahim’in Rabbine yemin ederim ki bu gerçektir ama nasıl olacak, bundan nasıl emin olacağız?” Bunlara arayışlar diyebiliriz. Bu Cahiliyenin büyük insanları sağlam, selim akıllarını kullanıyorlardı. Ve biliyorlardı ki bu kâinatın büyük bir ilahı vardır. O gün insanların üzerinde bulunduğu din Allah’ın dini değildir. Bu ancak zulümdür. Saçmalık ve hurafelerden ibaret bir aldatmacadır.
Varaka b. Nevfel İncillere bağlı biriydi. Onları okuyup inceler, İbrahim’in dinine yöneleceklerini umardı. Zeyd ise iman özlemiyle Mekke vadilerinde dolaşır, Kabe’ye sığınır, bazen de Rabbine dua ederdi ve şöyle derdi: “Allahım, sana hangi yol ile ibadet edeceğimi bilseydim öyle yapardım ama bilmiyorum.” Onların hakikat özlemi vardı.
Peygamberlik öncesinde cereyan eden olaylar hakkında alimlerin görüşleri:
Alimler diyor ki: Bunlar işaretlerdir. Kelimenin Arapçadaki anlamı irhastır, o da delalet, işaret anlamındadır. Yani bu olaylar peygamber geleceğinin alametleridir. Hz. Ebu Bekir Zeyd b. Amr’ı gördüğünde itminan ve güveni artardı. Kabe’nin etrafında toplanan insanların arasına girerek tereddüt etmeden sesini yükseltip şöyle demişti: “Hakikate hak ile geldim, kulluk ederek geldim.” Bazen bazı hacda bu şekilde telbiye okurlar. Bildiğimiz telbiye: “Lebbeyk Allahümme lebbeyk, lebbeyke ya şerike leke lebbeyk. İnnel hamde vennimete, leke velmülk, la şerike lek.” Bu da başka bir telbiyedir. Allah Teala’nın aklıyla hakka ve hidayete ulaştırdığı, İbrahim’in Hanif dinine tabi olan kişinin telbiyesi:
“Ağır kayalar yüklenen yerin teslim olduğu Allah'a teslim oldum.
O yer ki, onu düzledi, o dümdüz olunca onu, sabitlemek için üzerine dağlar yerleştirdi.
Tatlı ve berrak suları taşıyan bulutların yöneldiği Allah'a teslim oldum.”
Size şunları söylüyorum: Allah’ın izniyle hepiniz dini ilimleri öğreniyorsunuz, hepiniz hakikati arıyorsunuz.
Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki, Allah Teala ancak talepte bulunan genci hakikate ulaştırır. Talep etmediği halde hakikate yönelen bir genç göremezsiniz. Geçmiş hayatını gözden geçiren her insan der ki: Nerde olduğunu bilmediğim bir şeyi arıyorum. O nedir?” Hakikat, tamamen hakikat. En büyük hakikat nerede olduğunuzu bilmektir. Neredeydiniz, nereye gideceksiniz? Var oluşunuzun felsefesi, amacı nedir? Hayatın felsefesi nedir? İnsan hakikati arar. Bu da onu hidayete erdirir. Bu konuda şu ayetten daha uygun bir ayet yoktur: ﴾ وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ ﴿
[ سورة العنكبوت الآية : 69 ]
“Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarfedenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz. Kuşkusuz Allah iyilik yapanların yanındadır.”
[ Ankebut Suresi: 69 ]
Kardeşlerim, Hakikati doğru bir şekilde arıyorsanız O’ndan başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki, kâinatın yok olması Allah için hakikatin size ulaşmamasından daha kötüdür. Hangi çağda, hangi bölgede, hangi fitne zamanında, hangi dalalet dönemlerinde olursa olsun böyledir. Hakkı, hakikati iste ki bulasın. Hakikatin değeri onu samimiyetle aramaktır. Ümeyye b. Ebi Salt diyor ki:
Aramızda hedefimizin ötesinde yolculuğumuzun kaynağında ne olduğunu haber verecek bir peygamber yok mu?
Hacıların kendisine sığındığı ve dinin rükünlerini yükselten Allah’a sığınırım.
Hz. Ebu Bekir diyor ki: “Bizi hakikate yönlendirdikten sonra hak üzere bizi toplayacak kimse yok mu?” Hakikat arayışı başlamıştı. Akıl sahipleri, Mütenebbi şöyle demişti, ki o sözlerinde haklıydı:
Akıl sahibi aklı sayesinde nimetlerle acı çekerken cahil sefaletinden zevk alır.
Bu, çağın insanıdır, gerçek dost ise kendi çağının insanıdır. Aralarındaki farka bakın
Akıllarını bırakıp heva ve heveslerinin peşine takılanlar hayattaki yerlerini bilmezler. Öndeler mi, gerideler mi yoksa hayatın bir kenarındalar mı? Bir şiirin beyitini hatırlıyorum, bu beyit Arap şiirlerinin en serti olabilir. Hz. Ömer döneminde bir şair onun yüzünden hapse atılmıştı. Huteye’nin şu sözleriydi onlar:
İyi amelleri bırak, onlar için çabalama, rahatına bak, yediren de giydiren de sensin.
Bu beyit belki de ikinci Cahiliye Döneminde her insanın sloganı haline gelmişti. Gelirin yüksek, evin rahat, ticaretin karlı, çocukların tam bir rahatlık içinde, hakikate ne gerek var? Bu zahmetli işlerden sana ne? İnsanlar birbirlerine nasihatte bulunduğunda evinde otur daha iyidir diyorlardı. Bir kişi ilim talep ettiğinde, dinini öğrenmek istediğinde, temiz bir toplulukla birlikte olmak istediğinde onlarca insan onu uyarıyordu: “Bırak bu işleri!” Arapların söylediği en hicivli beyit sayılan bu sözler maalesef modern insanın yoludur:
İyi amelleri bırak, onlar için çabalama, rahatına bak, yediren de giydiren de sensin.
Bu bölümde kendimizi Sıddık bir insanın yaşadığı ortama koyuyoruz. Cahiliyede yaşayan ve içki içmeyen, putlara tapmayan bir adamın dünyasına giriyoruz. “İnsan kendi çevresinin ürünüdür, sert koşulların, bozuk çevrenin bir sonucudur” diyenlerin sözlerinin tamamen batıl ve yanlış olduğu ortaya çıkıyor.
Bir seferinde üniversitede bir profesör bize şunu anlatmıştı: İnsan için kendisine miras bırakılanların eseri olduğu söylenir. Doğrudur, insan çevresinin ürünüdür, doğrudur. Kişi anne babasının ürünüdür, doğru. Onlarca ibare kullandı. Ama sonra şöyle dedi: Fakat en doğrusu insanın nefsinin, kendisinin eseri olduğudur. Yani insan bazen seçimler yapar. Mesela ahlaksızlık ve günah dolu bir evde salih bir insan doğar. Bu salih genç bozuk bir çevrede yaşamıştır. İşte bu insan çevresinin eseridir diyenlere karşı bir delildir. Bazen de ilimle değil para ile dolu bir evde yaşayan bir genç görürsünüz. Ama o ilim öğrenmek ister. Ve bu da insan kendi muhitinin bir eseridir diyenlere karşı bir delildir. Siz kendinizin eserisiniz yani bağımsızsınız. Seçme özgürlüğünüz var. Allah Teala buyuruyor ki:﴾ وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ ﴿
[ سورة العنكبوت الآية : 69 ]
“Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarfedenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz. Kuşkusuz Allah iyilik yapanların yanındadır.”
[ Ankebut Suresi: 69 ]
Hz. Ebu Bekir’in içindeki hakkı öğrenme kaygısı Kabe’de Rasulullah (s.a.v.)’e karşı tutumundan anlaşılmaktadır:
Kardeşlerim, bildiğiniz gibi Cahiliye Dönemi’nde Kabe yüksek bir yapıydı. Cenab-ı Hakk’ın belirttiği gibi:
﴾ إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكاً وَهُدًى لِلْعَالَمِينَ ﴿
[ سورة آل عمران الآية : 96 ]
“Gerçek şu ki, insanlar için yapılmış olan ilk ev, âlemlere bir hidayet ve bir bereket kaynağı olan Mekke’deki evdir.”
[ Al-i İmran Suresi: 96 ]
Hz. İbrahim, Kabe’yi inşa eden odur demiyorum. Ama insanlar için kurulan ilk ev Kabe’dir. Bu sebeple Kabe mukaddes Cahiliye Döneminde de mukaddes bir mekândı. Onu tekrar inşa etmek istediklerinde Haceru’l-Esved’i taşıma, onu doğru yere koyma konusunda kabileler arasında ihtilaf ortaya çıkmıştı. Unutmayın ki Araplar önemsiz bir mesele yüzünden bile onlarca yıl süren savaşlar yaparlardı. Bir seferinde Ukaz panayırında bir adam bacağını uzatıp “benden daha onurlu olan ona vursun” dedi. Biri de kalkıp bunu yaptı. Yani ayağını kesti. Böylece savaş başladı ve on yıl sürdü. Burada ise çok büyük bir mesele var. Kureyş kabileleri arasında anlaşmazlık olmuştu. Kureyş’in hem yaşça hem de bilgelik olarak en büyüğü olan Ümeyye b. Mugire, bu konuda kapıdan ilk girenin karar vermesi teklifini sundu. Hz. Ebu Bekir ilk giren kişiyi şöyle anlatıyor: “O, Muhammedü’l-Emin idi. O oraya gelen ilk kişiydi. Tartışmalarının ortasında “bu Muhammedü’l-Emin’dir, ne güzel hüküm verir” dediler. Rasulullah (s.a.v.) ile birlikte yaşayan, onun çağdaşları O’nun davranışlarında küçük bir kusur bile görmüş olsalardı, bunu peygamberlikten sonra bağırarak dile getirirlerdi. Ama onlar sadece iffet, temizlik, istikamet ve güven gördüler. İşte mümin böyle olmalıdır. Hz. Ebu Bekir diyor ki: “O (s.a.v.) ne mükemmel bir hakemdi.” Rasulullah (s.a.v.) genç bir adamdı. Onların şiddetli bir şekilde tartıştıklarını, şüpheye düştüklerini ve aralarında fitne oluştuğunu görünce “bana bir örtü getirin” dedi. Getirdiler, taşı üzerine koydu. Her kabileden birini örtünün ucunu tutmaları için çağırdı. Sonra hep beraber kaldırdılar. Taş yerine yaklaşıncaya kadar taşıdılar. Rasulullah (s.a.v.) onu aldı ve yerine koydu. Ve buyurdu ki: “Fitne sona erdi, mutlu bir şekilde sonlandı, aksi takdirde kötü sonuçlara yol açabilirdi.”
Hz. Ebu Bekir Efendimiz bu genç adamı görmüştü: Genç, iffetli, temiz, dürüst, güvenilir… Anlaşmazlığı bu basit yolla çözmüştü. Şu meşhur sözlerini söyledi: “Belki de ilk gelen bu sorunu çözecek, bir sonraki seferde, ikinci, üçüncü ve dördüncü kez yine insanların ihtilafa düştükleri noktada çözüm üretecektir.” (Siret-i İbn Hişam)
Orada bir özlem, hakikat beklentisi vardı. İnsan çözümü beklerse o çözüm gelir. Bir çıkış yolu ararsa onu bulur.
İnsanın itici gücü derinlerinde yerleşmiş ve onu aktifleştiren inançlarıdır:
İmanın aniden geldiğini zannetmeyin. Birikim diye bir şey vardır.
Birikimler aslında kanaatlerdir. İnsan düşünür, olayları gözlemler, sözleri dinler, bir şey ile karşılaştığında onu bilinçaltına kaydeder. Mesela kişi bir ilim meclisine geldiğinde kimse ondan istikamet talep etmez. Ama o bu meclis sayesinde rahatlar, oraya gitmeye devam eder. O dersi birikimlerine ekler, bilinçaltında depolar. Bunlar hakikatlerdir. Doğru düşünce ve fikirlerdir. Bu ayet-i kerimeler, hadis-i şerifler, incelemeler, yönelimler, harflere konulan kilit noktaları bile bilinçaltında kaydedilir. Ta ki bilinçaltı yani bu inanç insanın itici gücü haline gelinceye kadar… Şunu bilin ki tüm kültürel geçmişiniz sonunda sizi yönlendirir. İşte bu sizin için zikredebileceğim en önemli fikirdir. Bir seferinde komik bir örnek vermiştim. İnsanların pikniklerde kullandığı suyun üstünde bir açıklık ve altında bir musluk vardır. Üstten koyduğunuzu alttaki musluktan alırsınız. İnsanın hayatındaki en önemli şey kültürel beslenme kaynaklarıdır. İlim talebesi pazartesi, Pazar, cumartesi, Cuma hep ders dinler. Evinde de kitap okur. Tüm kültürel kaynakları hakikat hakkında, din, sünnet, ashap hakkındadır. Konuşmak istediğinde ne der? Hakkı, hakikati konuşur. Ama kültürel besin kaynağı sanatçıların haberleri olan biri mesela, diziler, sanat eserleri, ucuz ve bayağı pembe diziler insanların beyinlerini dolduran dergiler ile ilgilendiğinde bu kişi konuşmak istediğinde ne der? Yani kabın üzerindeki boşluktan yani ağzından ne koyarsanız musluğundan size o gelir.
Kişi saf ve temiz bir kaynakla kendini donatmalıdır:
Her zaman söylerim, ister beğenin ister beğenmeyin, üç kişi olabilirsiniz; Birisi sizsiniz, diğerleri olduğunuz kişi, olmak istediğiniz ve olmak istemediğiniz kişi… Bana olmak istediğiniz kişiyi söyleyin, ben de size kim olduğunuzu söyleyeyim.
Uyumadan önce herhangi birini hayal etmeyen insan yoktur. Satış elemanları kendilerini büyük tüccarlar olarak hayal eder, avukat adayı deneyimli bir avukat olmayı, yeni doktor, tecrübeli bir doktor olmayı ister. Herkes kendi alanında kendi sosyal statüsünde kendinden daha üstün olan kişileri hayal eder. Mümin için ise onun zihninde sadece Rasulullah (s.a.v.) ve ashabı vardır. Hep kendiyle hesaplaşma içindedir. Dolayısıyla kardeşlerim, insan kendini dini düşüncelerle, İslami başarılarla beslerse, sadece hak ve hakikati konuşur. Düşünceleri duydukları ile şekillenir. Fakirlere, muhtaçlara yardım etmeyi ister, cömert, ahlaklı ve objektif olmayı ister. Tüm erdemlerin temelinde bu kültürel beslenme vardır. Ama ucuz sanatın tehlikesi genç bir erkek veya kadını ahlaki yozlaşma ve şehvet dolu bir atmosferde yaşamaya sürükleyebilmesinde yatmaktadır. Bir edebiyatçının dediği gibi: Bir hikaye ya da şiir okuyup onun içinizde kötü alçak hisler uyandırdığını hissederseniz, ucuz sanatla karşı karşıyasınız demektir. Bu ucuz sanatla koca bir toplum yok edebilir.
Her şeyden önce kültürel besin kaynağımızı seçmeliyiz. Elhamdülillah camiler, mescitler kültürel besinlerimizdir. Orada Kuran ve Sünnet, Ashabın hayatı konuşulur. İnsan kendini bu mükemmel düşüncelerle, bu değerlerle beslemek isterse sözleri ve davranışları da onu önceden aldığı besin kaynaklarına yöneltecektir.
Hz. Ebu Bekir’in ümmet içindeki konumu:
Bu birinci bölümü sahabilerin ilki olan Rasulullah (s.a.v.)’in kendisinden şu şekilde bahsettiği o yüce sahabiyi konuşarak geçirdik:
(( ما ساءني أبو بكر قط ))
“Ebu Bekir beni hiç üzmedi.”
[ Kaynaklarda mevcuttur ]
Yemin ederim bu cümleyi her duyduğumda hiç konuşmasam bile içimde bir titreme hissediyorum. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
(( ما دعوت أحداً إلى الإسلام إلا وكانت له كبوة إلا أخي أبا بكر ))
“İslam’a davet ettiğim herkes bir tereddüt ve bir düşünme süresi geçirdi, Ebu Bekir hariç.”
[ Kaynaklarda mevcuttur ]
Bu nedenle okuduğuma göre bu yüce sahabi, tüm sahabe arasında sadakati, ihlası, Allah’a sevgi ile bağlılığıyla, Efendimize hizmetiyle en üst makamdadır. Bu yüzden de makamı Rasulullah (s.a.v.)’in yanındadır.
Umreye giden kardeşlerimiz Resulullah’ın huzurunda durur dua ederler. Sonra biraz ilerleyip Hz. Ebu Bekir’in kabrine doğru ilerlerler. Bu yüce sahabi hakkında güzel sözler vardır. Orada tarifsiz bir mutluluk yaşarsınız. Rasulullah (s.a.v.)’den sonra ilk sahabinin huzurundasınız. Onun için söyleyen şu söze bakın:
(( سدوا كل خوخة إلا خوخة أبي بكر ))
[ أخرجهما البخاري ومسلم واللفظ لمسلم في الصحيح ]
“Ebu Bekir’in kapısı hariç tüm kapıları kapatın.”
[ Buhari ve Müslim rivayet etmişlerdir. Buradaki hadis Müslim’deki lafızlarla nakledilmiştir ]
Mekke’de Harem-i Şerif’te Selam kapısının yanındaki yeşil levhada şu yazılıdır: “Bu Ebu Bekir’in kapısıdır.” Yani orası onun evidir.
Bu yüce sahabi ile alakalı çok söz vardır. Ama biz hayatı hakkında bizi ilgilendiren kısımlara değineceğiz. Onunla iki hafta geçireceğiz ya da daha çok Allah’ın izniyle… Ancak bugün Cahiliye dönemindeki hayatından bazı parçaları seçmeyi tercih ettim. O (r.a) nasıl oldu da aklı sayesinde putlara tapmadı, içki içmedi? Peygamberliği çok büyük bir istekle bekliyordu. Efendimizin sadık ve vefalı arkadaşıydı. Böylelikle sizlere Cahiliye döneminde bazı insanların Hz. İbrahim’in dinini nasıl takip ettiklerinden, akıllarının onları nasıl doğru yola ilettiğinden, güzel fıtratlarının onları nasıl günaha düşmekten koruduğundan da bahsetmiş oldum.